Nazlıcan Özkan, Ergenekon davasının tutuklu sanığı gazeteci Tuncay Özkan’ın kızı. Nazlıcan, babası Tuncay Özkan tutuklandığında 14 yaşındaydı. Şu anda 19 yaşında. 1698 günlük bir ayrılık var aralarında. Bugün Tuncay Özkan son savunmasını yapmak için mahkeme heyetinin karşısındaydı. Salondakilerden biri de Nazlıcan’dı.
Babasının savunmasını ve 5 yıla sığanları kaleme aldı. Şu cümlelerle başladı tanıklığına: “Hayatta unutmayacağınız tarihler vardır. 23 Eylül 2008 benim için onlardan biri. Ve bugün unutulmayacak tarihlere birini daha ekliyoruz: 16 Mayıs 2013. Arada geçen 1698 güne ise yaşananlara bakarsak birkaç hayat sığar. Ama çalınanı çıkarınca elimizde bir şey kalmıyor.”
İşte Nazlıcan Özkan’ın o tanıklığına ilişkin o yazısı:
5 yıldır devam eden Ergenekon davasında son savunmalar alınıyor. Babam karşımda, 5 yıldır cezaevi dışında sesini duyduğum tek yerde son kez konuşacak. Tuhaf hissediyorum. Elinde bir demet gelincik var, avukatım getirdi diyerek göğsüne koyuyor. “Gelincik Anadolu çiçeğidir, Anadolu’yu adalet, barış ve özgürlük dileklerimle selamlıyorum…”
Saat tam 09:36… Başlıyor. Marx’a selam ederek giriş yapıyor. “Düşünce ve dil gerçek dünyanın göstergesidir” sözünü alıntılıyor. “Uygarlığım adına üzgünüm ki düşüncelerim ve dilim nedeniyle zulüm altındayım.”
TÜRKİYE VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ SAVUNDUM
“Türkiye’yi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni savundum. Teröre, mafyaya ve yolsuzluklara karşı mücadele ettim. Bu yüzden gazeteci oldum. Bürokratik oligarşiye, siyasetçi-mafya-bürokrasi üçkağıdına karşı durdum. Sessiz kalan çoğunluğun, yolsuzlukla yoksullaştırılan halkın yanında oldum. İşkencecilere ve katillere, hırsızlara karşı bireyi ve halkı savundum.”
KOCA BİR SAAT SANİYELERİ GERİ SAYIYOR
Savcıların hemen arkasında bir koca ekranda bir saat saniyeleri geri sayıyor.
Hangi birini anlatacak diye düşünüyorum…
“Bugün iki saatlik bir sınırlamaya karşın gelecek kuşaklar için kayıtlara buradaki suçlamalar ve bunlara karşı görüşlerimi son kez bırakacağım” diyor.
1698 gün önce yaşananları anlamaya çalıştığımda bana okumamı, öğrenmemi istediğini söylediği Barış Davası ve Denizlerin Davası geliyor aklıma. Seneler sonra onların direnişlerini okuyup öğrendiğimde hem utanmış hem de hayran kalmıştım.
HEREDOT’A SELAM
Heredot’a da selam vermeyi unutmadan devam ediyor: “Yazılı tarihin kurucusu olan Heredot, ‘Tarih, geçtiğimiz yolları hatırlatarak yozlaşmamızı engellemek için yazıya döküldü’ diyor.”
MÜTALAA BANA HAKARET
“Mütalaa bana, gazeteciliğime, hayatıma hakaret ediyor” diyor.
Hakim hemen sözünü kesiyor: “Tuncay Bey kimse kimseye hakaret etmiyor, hakaret ediyor diyemezsiniz.”
ONUN ADI ‘SİNARİT’
Babam kendini anlatmaya başlıyor. İnandıklarını, savunduğu uygarlığı, düzenlediği cumhuriyet mitinglerini, verdiği konferansları… Bense en olmayacak yerde, babamı öylece dinlerken 2002 yazına gidiyorum. Rengarenk pulları, ihtişamı ve muhteşem cüssesiyle masada boylu boyunca yatan bir balık geliyor aklıma. Balıkların gözlerine bakmaktan hep çekinirim. O yüzden biraz tedirgin ama büyülenmiş öylece bakıyorum. Acaba babam mı yakaladı bu balığı? Merak ediyorum. O sırada yanıma geliyor. “Sinarit” diyor. “Onun adı Sinarit”
BANA ZULMEDİLİYOR
Savunmasına devam ediyor:
“Voltaire; “insanları saçmalıklara inandıranlar, onlara zulüm de işletebilir” demiş. Zulüm altındayım. Düşüncelerim ve dilim, gerçeğim, yaşamım suç sayılarak, özgürlüğümüz ve adaletimiz, adaletim gasp edilmiştir. Hukuk kuralları yok sayılarak polis, savcılık ve yargılama aşamalarında usul ve esas hukuk kuralları görmezden gelinerek 5 yıldır kin ve nefret dolu uygulamalarla zindanda tutuluyorum. Bunu bir zafer olarak görenler var. Ancak yanılıyorlar. Kral Pirus’da savaşı kazandığını sanmıştı. Ancak bu sonuç uğruna o kadar çok şey kaybetmişti ki artık yenilgi kaçınılmaz olmuştu.”
2002′NİN HER ANI KIYMETLİYDİ
2002 yılında da geçirdiğimiz her an kıymetliydi benim için. Çok çalışan her babada olduğu gibi gönlümüzce vakit geçirebilmemiz zor, tatillerimiz nadirdi. İster istemez söylediği her söz aklıma kazınırdı. “Sinarit” demesine yine şaşırmıştım. Zaten kendimi bildim bileli babamın balıkları, çiçekleri, kuşları böyle eski dostlarıymış gibi tanımasına hep şaşırmışımdır. Yıllar sonra bir kartpostalda bir söz gördüm. “Adını hatırladığın kuşlar kurtulur” yazıyordu. İçim rahatladı, babam bütün kuşları kurtarabilir!
HAPİSHANEDE HASRET NASILDIR BİLİYOR MUSUNUZ?
“Hapishanede hasret nasıl bir şeydir biliyor musunuz? Kolunuzun kırık olduğunu düşünün. Ben her hafta kırık kolumla sevdiklerime dokunmaya çalışıyorum. Cezaevinde hasret sizi uykunuzda bile bırakmaz.”
DENİZLERİN EN BİLGİLİ BALIĞI
Ben 2002’de zamanı durdurmuş gibi o günü düşünüyorum. Babam heyete değil, yalnızca bana anlatıyor. Bir yandan masadaki balığı ayıklarken “Sinağrit Baba” diye bir balıktan söz ediyor. “Denizlerin en bilgili, en güzel balıklarındandır Sinağrit Baba…”.
“Fakat bir gün geliyor, Sinağrit Baba yaşlandığını fark ediyor.”. “Etini pis bir vatoza kaptırmaktansa beyaz şarap içerek yaşlanan, cesur, akıllı ve kıskanç olmayan bir balıkçının yemesini istiyor. Bunun için bütün oltaları koklamaya başlıyor…”
EN AĞIR SUÇ: 312. MADDE
“Mütalaada benim için istenen en ağır suç: 312. Madde” demesiyle beraber yeniden mahkemeye dönüyorum. Bu maddeyle (Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.) ilgili babama 5 yıldır “göstereceğiz, izleteceğiz, sesli ve görüntülü kanıtı var” denilen 16 Aralık 2003 tarihli görüşme CD’sinden bahsediyor.
AYILIP BAYILACAĞIMI İDDİA ETTİĞİNİZ CD ASLINDA YOK
“İzlediğimde ayılıp bayılacağımı iddia ettiğiniz CD’nin aslında olmadığı ortaya çıkmıştır. Bu nasıl bir pusudur?” diyor. “İddia edilen yerde olmadığım baz istasyonundan kanıtlanmıştır. Ama siz bana “telefonunu şoförüne vermiştir, kendi oradadır” dediniz. Zihniyetiniz bu kadardır!”
DURUŞMA SALONU CANIMI YAKIYOR
Duruşma salonu canımı yakıyor. Olta koklayan Sinağrit Baba’ya dönüyorum.
Babam anlatmaya devam ediyor: “Bizim Sinağrit Baba kimseyi beğenmiyor beğenmiyor, en sonunda bir oltaya tutunuyor. Tam istediği gibi bir balıkçı olduğunu düşünüyor. Kepçeden sandala düştüğü an adamın gözlerine bakıyor. Görüyor ki adam cesur, ama cesaretini hiç göstermemiş. Adam tecrübeli, ama tecrübesi hiç sınanmamış. Adam cömert, ama cömertliği hiç imtihandan geçmemiş.”
BEN NE ZAMAN ÖRGÜTE ALINDIM
İşte hikayenin tam bu anında Sinağrit Baba’nın kurtulmasını istiyoruz Babam masadaki Sinarit’i ayıklamayı bırakıp sonunu anlatıyor öykünün…
“İddianamede 314/2 yani örgüt üyeliği ile suçlanırken, beş senedir tutuklu olan ben mütalaada bu sefer 314//1 yani örgüt yöneticisi olmak ile suçlanıyorum. Ben ne zaman, nasıl, kim tarafından örgüte alındım? 2008’de tutuklandığımda 41 yaşındaydım, ne zaman üye ve sonra yönetici oldum?”
“Mütalaa’ya bakıyorum, örneğin buradaki sanıklardan İlker Başbuğ, Hurşit Tolon, Doğu Perinçek’i ben yönetiyormuşum… Peki ben kime, nasıl, hangi talimatları vermişim? Üyelikten yargılanan şahsım hakkında hangi ara ek iddianame yazıldı da yöneticilikle suçlanmaya başladım? Gizli tanıklıktan sonra gizli iddianame de mi çıktı? Üyelikten yöneticiliğe hangi delillerle terfi ettirildim? Biraz daha tutuklu kalsam kim bilir ne olacağım? Savcılar bize açıklayabilir mi bu örgütte nasıl yükseliniyor? Bu nerede yazıyor? Deliller ne? İddianameden sonra dosyaya hiç aleyhime belge bilgi gelmedi. Aksine iddialara karşı cevaplarımı destekler nitelikte bir çok belge dosyaya girdi. Peki savcılar beni nasıl terfi ettirdi? Bu sorunun yanıtı nerede? Delil ne, nerede? Hangi sayfada? Olmayan örgütte rütbe dağıtmak da kolay olsa gerek. Savcıların aslı yok, örgütlerin de boş makamları çok. Seçip, seçip beğeniyorlar. 2008’de üye diye tutukladılar, şimdi yönetici diye ağırlaştırılmış ömür boyu hapsimi istiyorlar, olacak şey mi?”
30 Mayıs 2013 Perşembe
dsaasdas
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)



0 yorum:
Yorum Gönder